
“Baba…” diye üç kez bağırdı çocuk. Dört - beş yaşlarında bir oğlan. Sesinden tanıdım; o çocuk bu. Az önce “Da… da… da…” diye kendi uydurduğu sözsüz bir şarkıyı söyleyerek, beni güldüren, öğle uykusundaki mahalleliyi kendi sevincine ortak etmeye çağıran çocuk…. Üç kez “Baba…” diye bağırmasının ardından babanın sesi gürledi: “Ne var lan, ne var?”
Az önce şarkı söylerkenki çıngıraklı sesin yerini hıçkırıklar aldı. Bağıra bağıra ağlamaya başladı çocuk. Penceremin az aşağısında duruyor ve var gücüyle ağlıyor. Aklımda Akgün Akova’nın bir kitabının adı: “Baba Bana Bağırma!” Babaya böyle denebileceğini bilse bu çocuk da söyleyecek babasına: “Baba, bana bağırma!” diyecek. Diyemiyor ve ağlıyor yalnız. Bu ağlama da o demek değil mi zaten? “Bağırma baba,” demek. “Korkuyorum sen böyle bağırınca.”
Kalkıp bakmıyorum, bakacak bir şey yok. Kim bilir ne söyleyecekti babasına? Belki şarkısını dinletecekti. Kendi bestesini. “Baba, nasıl buldun?” diye soracaktı. “Beste” sözcüğünü bilmiyordur. “Ben yaptım.” ya da “Ben uydurdum.” diyecekti. “Güzel uydurmuş muyum? Beğendin mi?” Baba öyle şiddetle bağırınca korktu; bu yüzden ağlıyor. Son on dakika içinde olanı biteni, oturduğum yerden, kulak kabartmama bile gerek kalmadan duydum, biliyorum. Derken bir kadın sesi karıştı ağlamanın arasına. Annesi olmalı.
“Hah işte!” dedi. “Baban geliyor. Şimdi dövecek seni.”
Deminki “lan”lı ses yeniden yükseldi, yine “lan”lı bir emir verdi: “Yürü lan eve!”
Çocuk sesini alçalttı bu kez. “Dövme!” dedi alçak sesle ilkin. Sonra sesini gitgide yükselterek, arka arkaya “Dövme!” diye yalvarmaya başladı. Hem ağlıyor, hem “Dövme!” diye yalvarıyor.

Hep öyle değil midir? Başkasına kızarız; ama ona söylenmeye gücümüz yetmiyorsa gücümüzün yettiğinden çıkarırız acısını. Tam onlar geçerken başımı penceren uzatıp çocuğun dediği gibi,
“Dövme!” deseydim ben de. “Bu çocuğu dövme! Ne yaptı ki sana? Kime kızıyorsan öfkeni ona yönelt. Ezilmişliğinin acısını çocuğundan çıkarma.” Diyemedim ama. O cesareti gösteremedim.
Bir süre ağlama sesi bekledim. O çocuk… Korktuğu dayağı yiyorsa ağlayacak yine diye, endişeyle… Gelmedi herhangi bir ses. Belki ben duymadım. Belki kapılar kapanınca çocuğun sesi buraya kadar ulaşmadı. Ama duymadım işte. Anne önüne geçmiş olabilir kocasının, çocuğun dayak yemesini önlemiş olabilir. Babanın öfkesi eve gidinceye kadar geçmiştir belki de. Ses gelmeyince çocuğun dayak yemekten kurtulduğunu düşünüp sevinmek işime geldi. Oysa tam şu anda, kim bilir kaç çocuk babasından, anasından; kaç kadın kocasından dayak yiyordur? Hani, “Kızını dövmeyen dizini döver” diye, kız çocuklarına uygulanması istenen dayak… “Sıpa” doğurttuğuna göre, kendisini de eşek yerine koyduğunu fark etmeden “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.” diyenlerin öğütlediği dayak… Cennetten çıkmadır, diye övülen dayak… Cennetten çıkmaysa bile nasıl çıktığını bilen var mı? Belki de kovulmuştur cennetten.
Çocukluğunda dayak yemeyen pek yoktur bizde. Hem severiz hem döveriz. Daha çok da sevdiklerimizi döveriz. Anne dövmezse babadan, baba dövmezse öğretmenden hiç değilse bir - iki tokat yer çocuk. Pek el bebek gül bebek büyütülmedim; ama çok dayak yemedim galiba. Yesem unutmazdım. Çünkü bir tokat var ki aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti; hâlâ unutmadım. Üstelik unutmaya çok çalıştığım halde. Ortaokulun birinci sınıfındaydım. Bugünkü hesapla ilköğretim altıncı sınıf öğrencisiymişim demek; on iki yaş civarında bir çocuğum. Yine burada, Ayvalık’tayım. Bir Cumhuriyet Bayramı töreninde, konuşmalar uzadıkça uzamış, biz çocuklar onca saat ayakta dikilmekten bunalmışız. Ben de arkadaşlarımı eğlendirmeyi görev bilip şaklabanlık ediyorum. Neler anlatıyorsam onlar kıkır kıkır gülerken “Şrakk” diye bir tokat indi enseme. Neye uğradığımı şaşırdım. Döndüm. “Konuşma!” dedi o tokadı atan öğretmen. Konuşmadım. Bir tokat daha yemekten korktuğum için değil, keyifle şakımaktayken yediğim tokada arkadaşlarımın gülmesi ağrıma gittiğinden; gülünç duruma düştüğüm için, utandığım, mahcup olduğum için bir daha “öyle şeyler” yapmamaya çalıştım. Belki daha dışa dönük bir insan olacaktım bugün, daha konuşkan, daha şakacı, daha cesur. Belki yaşıma güvenip, “Niye bağırıyorsun çocuğa?” diye azarlayacaktı m deminki babayı. O tokadın kişiliğimde nasıl bir iz bıraktığını kim bilebilir?
Çocuğa vurulan her tokat belki yarının başbakanına vuruluyor aslında, yarının en büyük fizik bilginine, opera bestecisine, portre ressamına, en ünlü yazarına, şairine… Ya o tek tokat, tek tekme yüzünden o çocuk müzisyen olma cesaretini yitirirse? Başbakan, ressam, bilim insanı, şair olma cesareti gösteremezse? Çocuğa attığımız tokadı aslında kime attığımızı bilebilir miyiz?
Feyza Hepçilingirler


Benutzerinformationen überspringen
Date of registration: Feb 11th 2005
Hobbies: Fußball-Tischtennis-Boxen-Schwimmen-Auto fahren-
Danksagungen: 310
Benutzerinformationen überspringen
![]()

Benutzerinformationen überspringen
![]()
