Ünlü filozof Sokrat, şöyle demişti: “Bir tek şey biliyorum. O da hiçbir şey bilmediğimdir...” Üstad Necip Fazıl da çok güzel bir söz söylemişti: “Âlim, bilmediği çok olan insandır” demişti. Bunu bir şemayla izah da etmişti. Yüzde yüz doğruydu. Çünkü cahil bilmediğini de bilmezdi.
Bir de pratik hayattan bir misal verelim: Büyüklerden biri bir gün bir camide vaaz ediyormuş. O ülkenin de kadısıymış. Cemaatten birisi kalkmış, kendisine bir sual sormuş. Herkes her şeyi bilecek değil ya... O zat da sorunun cevabını bilememiş... Bunu da açıkça söylemiş. Soru sahibi: “Bir de âlim geçiniyorsun... Utanmadan da devletten maaş alıyorsun...” diyerek kendisine hakaret etmiş. O büyük zat, bu kendini bilmeze, büyük bir sükunet ve hoşgörü içinde şöyle cevap vermiş: “Ben o maaşı bildiklerim için alıyorum... Eğer bilmediklerim için maaş alsaydım, buna dünyanın bütün hazineleri yetmezdi...” demiş.
Bazı insanlar vardır. Kendilerini dev aynasında görürler. Hayatlarında 3-5 kıytırık kitap okumuşlardır. Artık kimseyi adamdan saymazlar. Her şeyi bildiklerini zannederler. Etrafımızda böyleleri çoktur. Hiç şüphesiz hasta tiplerdir. Onları ciddiye almaya değmez. Onlara “Sen şunu biliyor musun?” demek, yeter. Bu kendileri için en büyük hakaret olur.
Kadınlar da başka bakımdan böyledirler. Onların yanında hoşlanmadıkları başka kadınları övmeyeceksiniz. Yoksa kıyamet kopar... Bizim hanım da biraz öyledir. Bir sabah çok önemsiz bir meseleden canımı sıktı. Benim de şöyle bir huyum vardır: Sabahleyin can sıkıntısıyla evden çıktım mı, o akşama kadar devam eder. O gün hiçbir işe bakamam... Sinirli, hırçın ve kırıcı olurum. Bütün işlerim ters gider. Onun için ufak-tefek şeylere kafayı takmamaya çalışırım. O gün de öyle yaptım. Hanıma aldırmadım. Kapıyı çarpıp çıktım. Çıktım amma öfkem bir türlü geçmiyordu. Ben unutmaya çalıştıkça, o içimde büyüyordu. Dualar okuyorum... La havle çekiyorum... Olmuyor. Evden epeyce uzaklaşmıştım. Birden döndüm. Eve geldim. Hiç erinmeden beş kat merdiveni çıktım. Kapıyı çaldım. Hanım açtı. Önce bağıracağımdan korktu. Sonra bir şey unuttum zannetti. Hiç istifimi bozmadan ve sesimi yükseltmeden kendisine şöyle dedim: “Akşam misafirliğe gitmiştik ya... Nimet Hanım hamsi yemeğini senden iyi yapmıştı...”
Başka hiçbir şey söylemeden dönüp gittim. Geç vakit eve geldim ki... Gözleri yumruk gibi şişmiş. “Nimet Hanım hamsiyi, niye benden iyi yapsın?” diye akşama kadar ağlamıştı.